Devlet Koruması etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Devlet Koruması etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Şubat 2015 Çarşamba

Bu Serüvende, Hayat Sende!



İsmim Ahmet.

2012 yılının Mayıs ayında Hayat Sende’nin Facebook sayfasına attığım mesajla başladı her şey. O günden beri de hiç kopmadı.

2011’in Eylül ayında ODTÜ’yü kazandım, doğunun ücra bir köşesinden Ankara’ya yolum düşüyordu artık. Heyecanlıyım, deli doluyum.

Sivil toplum, gönüllülük, sosyal girişimcilik, kurumsal kapasite, iş süreci, iş yönergesi, raporlama, eğitim organize etme vs. hiç duymadığım şeyler. Bir de o zamanki kullandığım dille “yetim” çocuklar, devlet korumasındaki bireyler. Hepsi bana çok uzak kavramlar. 

Bir sürücü kursunun kenar odasında hemen hemen her hafta sonu düzenlenen eğitimler. Eğitim bahane, asıl mesele devlet korumasındaki çocuk ve gençler!

Sonra, hak temelli savunuculuk diye bir şey çıktı. Kardeşler ayrılmasın dediler. Yurt müzesi kurulsun, anılarımız kaybolmasın dediler. Ardından bir “duvar” var, onu “Doğru Sözlükle” yıkacağız dendi, hep birlikte Sosyal Duvarları Yıktık!

Günden güne, bir “misafir” olarak gittiğim Hayat Sende, artık hayatımın ayrılmazı olmuştu. Egolarımı ayaklarımın altına alarak normalde “hayatta yapmam arkadaş!” dediğim işler yaptım: duvar boyadım, yerleri sildim, toz aldım, çay demledim…



Ofisimizde bakım yaparken...

Birleşmiş Milletler'de çocuk alanından katıldığımız bir panelden

Sonra dediler ki sen artık az biraz piştin, bizim yönetimimize gir. Girdik. Sosyal medyamızı yönet. O da ne? Kurumsal sosyal medya yönetimi diye bir şey varmış, öğrendik ve yönettik.

Ardından biraz daha piştin dediler, sen bir proje koordine edebilir misin diye sordular? Ederim sanırsam dedim. 25 yetiştirme yurdunda kalan ve ayrılan kardeşle bir kamp organize ettim, ardından 15 günde bir online buluşmalar. Dediler ki: “Yurtta yetişenlerin kan bağına dayanmayan akrabalığı” vardır, işte o zaman anladım hedef kitlemizin ne kadar dayanışma ruhlu olduğunu!




YUGLA Projesi Kapanış Toplantısı'nda


İzmir Aliağa'da düzenlediğimiz çok öğretici çok eğlendirici YUGLA Kampı



Şimdilerde ise, devlet korumasındaki bireyler eğitim sisteminde etiketleniyor diyorlar, onlara yüksek sesle “ETİKETLEMEYİN!” diyoruz.

Kişilik olarak aynı işi uzun bir süre yapmakta zorluk çekerim, odaklanamam, sıkılır bırakırım. Hayat Sende Serüveni 2012 yılından bu yana bir kez bile olsun “off!” dedirtmedi bana.

3 yılı aşkın süredir emek verdiğim, koşturduğum, “aman ha, bir söz gelmesin!” diye sakındığım, savunduğum ve hizmet ettiğim Hayat Sende artık 2012’deki Hayat Sende değil, ilerleyen yıllarda da 2015’in Hayat Sende’si olmayacak.

Hayat Sende’nin bana en büyük öğretisi, önceden hiç bilgim olmayan bu alanda ajitasyon yapılmadan hak temelli savunuculuk yapılabileceğini göstermiş olmasıdır.

Gelin bu savunuculuğu ve farkındalığı hep birlikte yükseltelim!

25 Ocak 2015 Pazar

Evlat Edinen Ailelerin Duymak İstemediği 3 Söz



Manavda ödeme yapmak için 4 yaşındaki oğlumla sırada beklerken kasiyer ile aramızda şu konuşma geçti:
“Oğlunuz çok tatlıymış.”
“Teşekkür ederiz, sağ olun” dedim ve benim sarı saçlarım, mavi gözlerim ve açık tenime dikkat ettiğini fark ettim.
Konuşmaya devam etti, “Eşiniz koyu tenli mi?”
“Yok, hayır değil.”
“Hmm, o halde Latin Amerikalı olsa gerek?”
“Hayır değil.”
“Hmm…” dedi son olarak, kafası karışmışa benziyordu, tabii ki bu gizemli şeyi çözmek istiyordu. “Oğlunuzun koyu bir tatlılığı var (tenini kastederek).”
“Teşekkür ederiz, biz de onun yakışıklı olduğunu düşünüyoruz.”
Merakını giderememiş olsa gerek, soru yağmuruna devam etti.
“Bu çok ilginç. Siz ve eşiniz açık tenli olmasına rağmen oğlunuzda koyu tenlilik var.”
Aklımdan şu cevabı yapıştırmak geçti: “Benim bildiğimi bana sattığın için teşekkürler Dedektif Sherlock! Bu farkı cidden daha önce görememiştim(!)”. Ama bunu demek yerine ağzımdan şunlar dökülüverdi:
“Biliyorum, çünkü oğlumuzu evlat edindik.”
“Hmm, şimdi anladım. Demek evlat edindiniz, çok ilginç gerçekten.”
Bu bahsettiğim konuşmanın ardından gelecek cümleleri az çok tahmin edebiliyorsunuzdur, fakat bu sözler benim kalp atışlarımı hızlandırıyor, nefesimi daraltıyor ve kan basıncımı yükseltiyor. Tabiri caizse, tepemi attırıyor.
Neyse, öncelikle evlat edinme konusunu ele alalım. Evlat edinme kesinlikle harika bir duygu fakat o kadar da az rastlanır bir durum değil artık. Evlat edinen bir yakınınız olması, evlat edinmiş birileriyle ya da evlat edinme fikrini tartışan bir toplulukta karşılaşmış olmanız artık çok muhtemel. Evlat edinme ya da biyolojik evladım olup olmadığına bakmaksızın ben 4 yaşındaki oğlumu çok seviyorum. O benim için dünyaları ifade ediyor. Evet, oğlumuzu evlat edindik, ve sizin hikayeniz gibi bizim aile hikayemiz de özel, eşsiz ve bazen de hassas.
Fakat esas konu da bu; bizim aile hikayemiz bize özel ve bizim aile olmamızı anlatan bir hikaye, nasıl ki sizinki sizin için özelse. Fakat, benim deneyimlediğime göre, insanlar “evlat edinme” kelimesini duyduklarında, düşüncesizlik ederek hayatımız, oğlumuz ve onun evlat edinme hikayesi hakkında kişiye özel sorular sorma eğilimini gösteriyorlar.
Aşağıda okuyacağınız 3 maddeyi baştan ifade ederek, sizi evlat edinmiş biriyle yapacağınız konuşma esnasında utandıracak ya da yüzünüzü kızartacak yorumlar yapmaktan kurtarmak isterim.
1. “Evlat edinmen inanılmaz bir şey – Senin yaptığını ben yapamazdım.”
Bu yorum beni her seferinde kızdırıyor! İlk önce şunu sorayım, bu sözleri yeni doğum yapmış bir anneye söyler miydiniz? “Doğum yaptığını görmek inanılmaz bir şey!”, hayır, bunu asla söylemezdiniz! Aslında, bu yorumların ne kadar saçma olduğunu görüyorsunuz.
İkinci olarak ve daha önemlisi, bu yorum oldukça yanlış bir ifade çünkü aile yanında büyümek her çocuğun hakkıdır. Hayatta ne olacağını ben bilemem, kâhin de değilim, bu dünyaya gelmiş her çocuk anne-baba sevgisi ve şefkatinden mahrum kalmamalıdır.
“Senin yaptığını ben yapamazdım” kısmına gelirsek, bunu çok da düşünmeden söylenmiş bir söz olarak algılayabiliriz çünkü evet siz de evlat edinebilirsiniz! Her çocuğun aile yanında yaşaması hakkıdır. Evlat edinen aileler sadece farklı bir açıdan ebeveynler. Tek fark bu. Evet onlar ebeveynler, ermiş ya da veli kimseler değil.
2. “Biyolojik (gerçek) çocuk yapmayı düşünüyor musunuz?”
Ciddi misiniz? Yo, yo! Şaka yapıyor olmalısınız. Çocuk sahibi olmanın sadece biyolojik bağlara sahip olmaktan geçmesi gerektiğini bilmiyordum! Şu soruya ne dersiniz: “Nişanlına veya sevgiline olan aşkın gerçek mi?”. Bu sevgi bağını sorgulayıp başkalarına bunun gerçek olup olmadığını sorguluyor musunuz? Benim oğlum benim gerçek çocuğumdur! Oğlumu benim kendimin doğurup doğurmadığı benim için önemli değil çünkü şunu yüzde yüz emin olarak söyleyebilirim ki oğlum benden bir parça gibi hissediyor.
Öte yandan, oğlumu evlat edindiğimi öğrendiğinizde ve bu soruyu sorduğunuzda ki bu beni de tanımadığınız anlamına geliyor, karşı taraf için bu sözler oldukça kırıcı olabilir. Bunun yerinde, şu şekilde sormanız daha yerinde olur, “Kaç çocuk daha yapmayı düşünüyorsunuz?”.
3. “Oğlun gerçek ailesini tanıyor mu?”
Saat sabahın üç buçuğu ve oğlumuz yataktan emekleyerek kalkıp yanımıza geldi çünkü korkmuş durumdaydı. Uykuyla karışık ona şunları söyledim, “Dur tatlım, bırakalım baban uyusun. Ben senin yanına uzanacağım.”
(İki kişilik yatakta üç kişinin yatıyor olması birimizin o gece kesinlikle uyku alamayacağı anlamına geliyor.)
Oğlum bizimkinin hemen yanındaki yatağına geri dönerken kafasını gece lambasının köşesine vurdu. Ağrısını derinden hissetmemle yataktan fırlayıp ışığı açıp başını ovuşturarak acısını dindirmeye çalışmam bir oldu. Eşim gürültüye uyandı ve yataktan fırlayarak oğlumuzun yüzündeki küçük kesiği durduracak bir bez parçası bulmaya çalışıyordu.
Bu anlattığım olayın ışığında sizleri oğlumun “gerçek” ailesinin kim olduğu sorusuna tekrar götürmek istiyorum. Sanırsam şunları söylemek yerinde olacaktır ki oğlumuza doğruyu ve yanlışı, ona nasıl iletişim kurması gerektiğini ve başkalarına neden saygı göstermesini, bisiklet sürmeyi, kaşığı doğru tutmayı, tuvalet adabını ve en önemlisi de ona her koşulda sevgi göstermeyi ve desteklemeyi “gerçek” bir aile olmanın gereklilikleri arasında addediyorum.Sorunuza cevap verecek olursam, evet oğlumuz gerçek ailesinin kim olduğunu biliyor.
Şimdi, sizi utandırmış ya da bana ailemle ilgili herhangi bir soru sorduğunuzda aynı şeyleri sürekli tekrarlayacağım gibi hissettirerek yollamak istemiyorum. Bana “gerçeklik” konusunda sorduğunu sorularla ne kastettiğinizi çok iyi anlıyorum fakat kullandığınız dil gerçekten etki alanına sahip ve evlat edinilmiş çocuklar üzerinde gerçek ailelerinin yanında değillermiş gibi bir his uyandıracak nitelikte. Ne kadar trajik, değil mi? Burada herkesin alması gereken mesaj şu: Lütfen soru sormadan önce düşünün, özellikle de karşınızdakini birebir tanımıyorsanız.
Evlat edinmiş aileler gerçek ailelerdir ve çocuklarına karşı gerçek sevgiyi gösterirler. Konu burada kapanmıştır.
Bu makale ilk olarak TIME’da İngilizce olarak yayımlanmıştır.

Türkçe çevirisi Hayat Sende Gönüllüsü Ahmet Kurnaz tarafından yapılmıştır.

5 Ocak 2014 Pazar


Devlet mi? Devlet bir korur, iki korumaz…

Devlet Koruması…

Söylendiğinde insanına ne kadar da güven veriyor. Peki, sahiden öyle mi? Devlet gerçekten de koruyor mu? Koruyor(!) Hiç öyle bakmayın. Evet koruyor. Çocuklar maalesef zor bir hayata başladıklarından, Devlet Babaları* onları koruması altına alıyor. Hayır, hayır. İtiraz etmeyin lütfen. Gerçekten de koruyor devlet çocuğunu, vatandaşını. Durun bir dakika! Peki ya sonra? Devlet bu çocukları alıyor, koruyor. Hmm… Peki ama biz neye itiraz ediyoruz öyleyse? Hatırladım. Pekâlâ. Devlet Koruması altındaki çocuklarımız korunuyor(!) Dedim ya koruyor diye. Anlaştık tamam.

Öyleyse bizim derdimiz ne?

Bizim derdimiz Devletin Koruması altındaki çocukların özellikle de bebeklerin durumları aslında. Devlet çocuğu alıyor. Dış tehlikelerden koruyor. Bunu da yapsın artık değil mi?
Peki ya sonra? Ya yetiştirme yurtlarında özellikle psikolojik, sonra da sosyolojik korunmaları? Hadi ama sevgili devlet büyüklerimiz, bilmiyor olamazsınız?!! Çocukların daha doğrusu henüz bebek olan bu bireylerin gelişimleri için en önemli zamanlarının ilk zamanları olduğunu artık neredeyse herkes biliyor. Bilmemezlikten gelmeyin, siz de biliyorsunuz. Peki, siz de biliyorsanız, bizi hala rahatsız eden nedir?

Bekleyin lütfen. Onu da açıklayacağım. Bizi rahatsız eden şey: Bu bireylerin henüz bir bebek iken; sevgiye, özveriye en çok ihtiyaç duydukları bu zamanlarında birer asker misali yetiştirilmesi. Ne demek mi istiyorum? Henüz üç yaşını doldurmamış tam otuz bebeğin, bakıcıları odalarına adım atar atmaz sıraya geçip, bakıcının onlarla ilgilenmesini beklemeleridir bizi rahatsız eden. Bu bebeklerin, sevgiye ihtiyaçları varken, onlarla birilerinin ilgilenmesine gereksinim duyarken, bir bakıcı karşısında böylesi, sanki kendilerine nasıl hareket etmeleri teker teker öğretilmişçesine, davranışlarda bulunmaları bu bebeklerin, daha net; bireylerin, ileri de, geleceklerinde hayata nasıl bir bakış açısı ile yaklaşacakları neredeyse aşikârdır. Bizi işte bu bebeklerin, bu bireylerin alenen karşı karşıya bırakıldığı bu şartlar rahatsız etmektedir.

Şimdi yeniden bakalım isterseniz. Devlet Koruması…(!) Sanırım artık eskisi kadar güven vermiyor. Devlet Koruması demek bireyleri birçoğu henüz bebekken alarak kendi bünyesi altında dış faktörlerden olduğu kadar iç faktörlerden de korumak anlamına gelmeli. Bu yüzden, bu bireylere daha iyi bir psikoloji ve sosyal hayat sağlayabilmek adına, bugünkü Devlet Koruması anlayışından fazlası gerekiyor.

Devlet tam anlamıyla korumalı…


Fırat ALKAN - Hayat Sende Gönüllüsü

24 Ağustos 2013 Cumartesi

Para Çikolata


Her can aynı ateşte pişmez ki! Bazı canlar erken pişer, olgunlaşır. Bazıları daha da erken pişer, bilgeleşir. İşte o canlardan biriyim. Ve küçük yaşımda, yaşamımın korlandığı bir bilgeyim. Bilgili insanların bolca olduğu, bilgelerin ise bir elin parmaklarını geçmediği dünyada, ben bir bilgeyim. Sizlere aktarmak istediğim “bilge”lik. Kulaklarınızı açın da dinleyin. Bilgiyi bulmak kolay, bilgeyi bulmak zor.


Ben bir yuva çocuğuydum. Sessiz, uysal, insanlardan kaçan. Yuvalı olmamı bile anlayamayacak kadar küçükken oldum “Yuva Çocuğu.” Annemin beni bıraktığı bir gün, henüz daha küçücükken anlamaya çalıştığım anlar. Düşünsenize, o kadar sevdiğiniz annenizin ellerinizin arasından uçup gittiğini. Hayattaki tek dayanağınızdan bir gün ayrıldığınızı. Nedenini asla sorgulayamadığınızı. Anlamsızlığın ortasında, henüz altı yaşındayken dünyayı anlamlandırmaya çalıştığınızı. Suçlu mu annem, bilemem. Ama gerçeklik ortada. Henüz iki yaşında, kocaman açılmış gözleri ile, yepyeni bir hayatın başlangıcında bir çocuk orada durmakta.


Anlayamamıştım ilkin ne olduğunu. Hatırlıyorum şimdi. Ağlamaktan gözlerim şişmişti. Bir anda bir çocuk güruhunun içindeydim. İçinde bulunduğu ortamın kaşarı olmuş onlarca çocuk. Sizin üzerinizde yerli yersiz baskı kuran onlarca çocuk. Duygularınızın karmakarışık olmasından mı nedir, bu boğucu baskıya alışıyorsunuz hızlıca. Birileri geliyor ve birileri gidiyor. Bazen de ket vuruyorsunuz kendinize. Kapatıyorsunuz kendinizi, dünyaya, insanlığa. Bir bakıcıya düşen onlarca çocukla, var olmak istiyorsunuz. İlkel değilim, garip değilim, sizden biriyim diyorsunuz etrafınızdaki mahalle çocuklarına. Ama olmuyor. Aramızda bir şeyler var. Konuşamıyorum, ama hissediyorum. Evet derinde bir şeyler var diyorsunuz. O mahalleli çocuk, sense yuva çocuğu. Şairin dediği gibi: “Sen Ciğercinin Kedisi, Ben Sokak Kedisi.”


Yuvada iken, galiba en zor şey kendinizi değerli hissetmek idi. Sonradan öğrendim. Yuva çocuklarında terk edilmişlik sendromu olurmuş. Kendisini değersiz hissedermiş bu çocuklar. Hele bir de gelen giden ziyaretçiler sadece vicdan ağartmaya gelip, sorunu tam anlamıyla ele almak istemeyince, ne çocukların kalplerine dokunurmuş ne de hayatlarına. Ama elbet bazı ziyaretçiler farklıymış. Aynı annem gibi. Beni yüreğinden doğuran annem gibi. Günlerden bir gün ziyaretime gelen sonradan da bana koruyucu aile olan annem gibi. Küçük küçük, ama bu çocukların hayatına dokunan o kadar ayrıntı var ki. İşte onlardan biri.


Ben annemden beni ziyarete geldiği bir gün çikolata istemiştim. Annem bana kocaman kocaman çikolatalar alıp gelmişti. Bense ısrarla hayır bunlardan değil, para çikolata istiyorum demiştim. Bunun üzerine annem, Çanakkale’nin bütün marketlerini dolaşıp, bana para çikolata denilen o sarı jelatinli çikolatalardan arayıp, uzun zaman sonra bularak yanıma gelmişti. O zaman işte hayatımda ilk defa, “Ben birisi için değerliyim.” demiştim. İşte o zaman anlamıştım. Ben ve annem terk edilmişlik sendromunun belini bükmüştük.


O zamanlar, yuvada kalırken, yatağıma uzandığım her gece, perdeden sızan ışığa bakar ve hayaller kurardım. En büyük hayalim ise, bir gün bu ışığın beni yuvadan alıp başka bir hayata ışınlayacağıydı. O günler artık yaklaşmakta gibiydi. Onun için çok değerli olduğuna inandığım annemle, o ışık benim için doğdu. Önce gönüllü ailem olan annem, sonrasında ise, aramızdaki sevginin daha da büyük olduğunu görerek koruyucu aile olmaya karar vermişti. Bana fikrimi sorduklarında ise, kocamanca bağırmıştım: “Evet, gitmek istiyorum.”


Gittim de. Arkamda örselenmiş bir çocuklukla ve acı hatıralarla dolu bir geçmişle. Bir melek değildim giderken. Annem, onca kaçmama rağmen, adını bile doğru dürüst söyleyemeyen bana tonla emek harcadı. O annem ki, günlerce benim için uğraşıp, onlarca kez psikologlara taşıdı. Ben onu çok üzdüm. Bolca da yaramazlık ve kapris yaptım. Ama onun öyle kocaman yüreği vardı ki, tüm bunlara sabırla dayandı. Bu sabır, zamanla bende de işe yaradı. Ne de olsa, onarılamayacak çocuk yoktu. Zaman içinde de, annem ve babamın hayatlarının odak noktası oldum. Bana hep doğruları anlattılar. Her zaman karşılıksız emek verdiler. Ben sokağa çıkmaya korkarken beni cesaretlendirdiler. Sen yaparsın, sana inanıyoruz, sana güveniyoruz, dediler. Böyle böyle düzeldi her şey.


Sosyal yanlarımın gelişmesi için de çok çaba harcadılar. Önce hayatla daha iyi mücadele edebileyim diye beni yelken sporuyla tanıştırdılar. İlk günler çok zorlansam da, çok severek yaptım bu sporu. Şimdi ise, beş yıldır lisanslı yelken sporcusuyum ve yarışmalara katılıyorum. Ayrıca, ben de ailemden öğrendiğim şekilde sosyal etkinliklerde yer almayı seviyorum. İyilik ağacı isimli bir projede emek veriyorum. Benden sonra yuvada kalan kardeşlerimin hayatına dokunup onları da mutlu ve başarılı çocuk kervanına katmak için uğraşıyorum. Huzurevindeki yaşlıların el emeği, göz nuru ürettiklerini satarak onların kişisel ihtiyaçlarını karşılamalarına destek oluyorum.


Ben kim miyim? Hayatın bana bir kutu çikolata sunduğu ve içinden en sevdiğim altın kaplama jelatinli para çikolataların çıktığı kocaman bir mutluluğum ben. Hiç bitmeyen bir ışıltıyla, o jelatinlerin yaşamıma altın sarısı ışıklar saçtığı, rehberim, izleğim, hayat ışığım kocaman bir ailenin yüreğinden doğurduğu bir çocuğum ben. Ben bir bilgeyim. Koruyucu aile modelinin başarılı olduğunun kanıtı bir bilge. Genç yaşına, varlığı, yokluğu, terkedilmeyi, sevilmeyi, mücadeleyi, sabrı sığdıran, bu korlarda yanan bir can, bir bilge. Şimdi daha fazla çocuğun mutluluğa yelken açabilmesini düşleyen bir bilge. Ve bu bilgeliğin daha da artması için tek bir şeye ihtiyacımız var: “Para Çikolatayla Yoğurulmuş Sevgi”


Var mısınız?

www.mutlulugayelkenacalim.com
İrem Başak Bilgin

Yakınımızdaki Uzak Dünyalar: Devlet Korumasındaki Çocuklar


  1. Mevcut Durum
Sağlıklı nesillerin yetişmesi için çocukların sağlıklı ailelerde yetişmesi temel kabul olarak ele alınır. Ya ailesi olmayan, düşkün bir aileye sahip olan, ailesi maddi yoksunluk içinde olan, ailesi tarafından ihmal edilen, sokakta çalıştırılan, töreden kaçırılan çocuklar olursa bu çocukların sağlıklı ortamlarda yetişebilmesi nasıl sağlanacaktır? Çözüm elbette toprakları üzerinde yaşayan her canlının refahından sorumlu olan devletin öncülüğü ve yol göstericiliğinde, halkın da aktif ve empati gösteren bir yaklaşımla bu çocukları sahiplenmesiyle sağlanabilecektir.
Hâlihazırda ülkemizde çocuk evi, çocuk yuvası, yetiştirme yurdu, sevgi evi gibi farklı bakım modellerinde 11.825 çocuk ve genç barındırılmaktadır. Koruyucu aile hizmet modelinde ise, 2.322 aile 2.759 çocuk ve gencin bakımını üstlenmiş durumdadır. Evlat edinme hizmet modelinden yararlanan çocuk sayısı ise, istatistiklerin yayınlanmaya başladığı tarihten bu yana 12.472’ye ulaşmıştır. (ÇHGM, Temmuz 2013 İstatistikleri)
Ülkemizde korunma gereksinimi olan çocuklar üzerine kapsamlı bir mevzuat geliştirilmiştir. Farklı bakım modelleri ile çocukların refahı artırılmaya çalışılmaktadır. Sivil toplum kuruluşlarının da aktif katkısı hızla artmaktadır. Toplumda da çocukların sorunlarına ilişkin farkındalık yükselmektedir. Devlet korumasında yetişenler de artık seslerini daha fazla yükseltebilmektedir. Bununla birlikte, tüm yapılanların yanı sıra yapılması gerekenler de vardır.
Bu çalışma, devlet korumasında yetişen bir grup idealist genç tarafından kurulan Hayat Sende Gençlik Akademisi Derneği tarafından hazırlanmış olup, devlet korumasında kalan çocuk ve gençler ile ayrılan gençlerin sorunları ve olası çözüm önerilerini ele almaktadır. Ülkemizde uzun yıllardır korunma gereksinimi olan çocuk ve gençlere ilişkin kanıta dayalı bilimsel çalışmaların yetersizliği ve alana ilişkin farkındalığın zayıf olmasından dolayı, çalışma önemli ölçüde Hayat Sende Derneği üyelerinin kendi yuva ve yurt deneyimleri ile yaptıkları saha çalışmalarına ilişkin gözlemlerden oluşmaktadır. Bunun yanı sıra, sosyal ağlar üzerinden örgütlenen devlet korumasındaki kişilerin de sorun ve beklentileri olabildiğince dahil edilmiştir.
Çalışma, devlet korumasında kalan çocuk ve gençlerin yaş grupları temelinde ayrımlandığı dönemlerin sorunlarının ele alınması ile başlayacak ve daha sonra tematik sorunların ele alınması ile sürdürülecektir.

  1. Yaş Grubuna Dayalı Sorun Alanları ve Çözüm Önerileri
2.1. 0-6 Yaş Arası Sorunlar ve Çözüm Önerileri

Devlet korumasında kalan bebek ve çocuklara ilişkin ülkemizdeki en önemli eksikliklerden birisi, bebek terklerine ilişkin önleyici mekanizmaların ülkemizde tesis ettirilememiş olmasıdır. Gelişmiş ülkelerde bebek terklerinin yoğun olduğu bölgelere küvözler konulmakta, loğusa annelere psikososyal destek mekanizmaları artırılmakta, bebek terklerine ilişkin istatistikler yayınlanmakta ve bu sayede bebeklerin terki önlenmeye veya terk edilse bile sağlıklı ve hijyenik ortamlara terki mümkün kılınmaya çalışılmaktadır. Ülkemizde de bu konulara ilişkin kapasite geliştirmeye ihtiyaç bulunmaktadır.
0-6 yaş arası beyin gelişiminin büyük bölümünün şekillendiği bir dönemdir. Bu dönemde ailede yetişen çocukların ailelerin cesaretlendirmesiyle beyin gelişimleri, psikomotor becerileri hızla gelişmektedir. Ayrıca, çocukların anne babalarıyla kurdukları bağlanma örüntüleri de çocuğun dünyayı tanıması ve anlamlandırması için gerekli olmaktadır. Kurumlarda ise, 0-3 yaş arası çocukların bir günde 18 saate kadar karyolaların arkasında kaldıkları, erişkinlerle ve birebir bakımverenlerle yeterli derecede temas ve iletişim kuramadıkları için dil becerileri, psikososyal becerileri gelişememektedir. Bu yönüyle, 0-6 yaş arası hiçbir çocuğun kurumlarda bakılmaması gerekmektedir. Özellikle bu yaş grubunda aile yanında bakımın yaygınlaştırılması sağlıklı nesiller yetiştirilmesi için zorunluluk olarak karşımıza çıkmaktadır.

2.2. 7-12 Yaş Arası Sorunlar ve Çözüm Önerileri

Bu yaş grubu çocuğun okul aracılığıyla önemli bir sosyalleşme aşamasına geçtiği aralıktır. Yuvalarda kalan çocuklar için bu yaş grubunun en sıkıntılı yanı, bireyselliklerinin yok edildiği, aynı kıyafetlerin giydirildiği, saçların aynı şekilde kesildiği, gruplar halinde okula gidilme gibi ortak yaşama zorlanması gelmektedir.
Örnek olarak, yuvadaki çocuklar arasında saçların üçe vurulması bir travmadır. Bir geribildirimde bir gencimiz, dershanede yuvadan bir kıza öğretmen, “Yavrum sen kız mısın erkek misin, kusura bakma vallahi anlayamadım.” dediğinde o kızın hıçkırarak ağladığını anımsadığını belirtmiştir.
Yine eski uygulamalardan birinde çocuğa elli kuruş verip simidini kendi almasını sağlamak yerine yuva idaresi toplu şekilde parayı okula ödediği ve yuvadan da bir çocuğun simit görevlinin 20 simidi koluna takıp sınıf sınıf gezdiğini ifade etmiştir. Çocuklara aynı tarz kıyafetlerin giydirilmesinin de en çok şikayet edilen konuların başında geldiği görülmektedir. Özellikle küçük nüfuslu illerde sokakta yürüyen bir çocuğun yuvalı olduğu kolayca kıyafetinden anlaşılabilmektedir.
Toplumun bu yaş grubundaki çocuklara bakış açısında da önemli sıkıntılar olduğu görülmektedir. Bu yaş grubundaki çocuklara hayır-hasenat yaklaşımıyla yardımda bulunulmak istendiği, fakat okulda yuvadan gelen çocuklarla kendi çocuklarının aynı sırada oturtulmasına tepki gösterdikleri gibi durumlara rastlanmaktadır. Bir geribildirimde öğretmenin 6 yuvalı çocuğun olduğu bir sınıfta “Kitaplarınızı unutmayın. Yuvalılar siz de!” demesinin yuvada kalan çocukları ağır derecede incittiği belirtilmiştir.
Kısacası,  çocukların bu yaş grubunda bireyselliklerinin çok az olduğu, toplum ve okuldaki öğretmenler ve hizmetli personel tarafından kolayca damgalanabildikleri, etiketleme yüzünden yuvada kalan çocukların bilinçlerinin önemli ölçüde yaralandığı  görülmekte ve buna neden olan etiketlemeyle ve sosyal dışlanma ile mücadele için kolektif bilinçte dönüşüm gerekmektedir. Bunun da yolunun bu çocuklara ilişkin imaj yönetimi  çalışmaları yapılması, çocukların medyada sinirli ve tehlikeli gösterme eğiliminin ve çocukların kategorize edilmesinin önlenmesi, öğretmenlere bu çocuklara nasıl davranacaklarına ilişkin bilgiler ve hizmetiçi eğitimler verilmesi ve koruyucu aileliğin, yuvanın, yurdun, evlat edinmenin pedagojik formasyon müfredatına konulmasının sağlanmasıyla gerçekleşeceği düşünülmektedir.

2.3. 13-18 Yaş Arası Sorunlar ve Çözüm Önerileri

Bu yaş grubunda çocukların ve gençlerin daha fazla bireyselliklerini vurgulayabildikleri görülmektedir. Aynı tip kıyafet uygulamaları, aynı şekilde saç kesme vb. yöntemler uygulanmamaktadır. Bununla birlikte, özellikle akran şiddetinin bu yaş grubunda yoğun olduğu görülmektedir.
Diğer bir sorun olarak da, yeterli psiko-sosyal ve rehberlik desteklerinin en çok bu yaş grubunda ihtiyaç duyulmasına rağmen bulunmamasıdır. Çocukların ve gençlerin hayatlarının dönüm noktalarını oluşturacak sınavlara girdikleri veya hangi okullara gitmelerine karar verecekleri bu dönemde, oldu-bittilerle çocuk ve gençlerin arzuları hilafına kurum yöneticilerinin uygun gördüğü okullara gönderilebilmektedir.
Diğer bir nokta da, ülkemizde koruma-bakım ve rehabilitasyon merkezinin hem nicel hem de nitel olarak yetersizliğidir. Birçok durumda Çocuk Koruma Kanunu ile Korunmaya Muhtaç Çocuklar Kanunu çerçevesinde devlet korumasına alınan çocukların aynı kurumlarda birlikte kaldıkları görülmektedir. Bu durumda ise, rehabilite ihtiyacı olan çocuk ve gençler, diğer gençleri olumsuz etkileyebilmektedir.
Bu yaş grubunda diğer önemli bir sorun da, çocukların 3413 sayılı Korunmaya Muhtaç Çocukların İşe Yerleştirilmesi Hakkında Tüzük kapsamında işe yerleştirileceğini bilmesinden kaynaklanmaktadır. Bu durumda çocuklar, potansiyellerini gerçekleştirememekte, hazır iş var yaklaşımıyla eğitimlerine gereken önemi vermemektedir. Kurumdaki yöneticiler de, çocuğa ilişkin okulda tesis edilmesi gereken disiplin mekanizmalarının çalıştırılmamasını ve okul yöneticileri nezdinde yapılan her türlü davranışın sümenaltı edilmesini çocukların memuriyete atanamayacakları gibi kaygılarla savunmakta, bu durumda da çocuğun devleti baba gibi gören ve her zaman yanında olacağını düşünen, yurtlu olmayı imtiyaz olarak algıladığı, hatta bazen istismar ettiği ve yurtlu kolaycılığının sahiplenildiği bir yaklaşıma geçilmektedir. Bunun yerine çocukların akranlarıyla yeterli sosyalizasyonun sağlandığı ve eşdeğer şekilde rekabete hazırlandığı, potansiyellerini gerçekleştirebileceği ortamların savunulması gerekmektedir.

2.4. Üniversite Öğreniminde Korunma Gereksinimi Olan Gençlere İlişkin Sorunlar ve Çözüm Önerileri

Devlet korumasında yetişen gençlerin  yarıya yakını üniversite öğrenimine devam etmektedir. Üniversite öğrenimi süresince ise korunma kararı uzatılmaktadır. Gençlerin yüzde 10’u dört yıllık, yüzde 40’ı iki yıllık mezunu olarak kurumdan ayrılmaktadır. Devlet korumasında kalan gençlerin eğitim ortalaması ortalama 13 yıl iken, ülkemizde bu ortalama 6,5 yıldır.
Devlet korumasında kalan gençlerin üniversiteye gitmesi durumunda ülke çapında yeknesak uygulamalar bulunmamaktadır. Örneğin bir geribildirimde Afyon Kocatepe Üniversitesinde evde kalmak isteyen bir üniversite öğrencisi, Kredi Yurdunda kalmadığı için kurumdan çıkarılmak zorunda kaldığını belirtmiştir. Aynı dönemde ise, Isparta’da üniversite öğrenimine devam eden bir öğrenci evde kalabilmiştir.
Devlet korumasında üniversite öğrenimine devam eden öğrencilere çok fazla miktarda karşılıksız burs çıkmaktadır. Verilen bursların karşılıksız olması gençleri kolaycılığa alıştırmaktadır. Bunun yerine, karşılıklı ve gönüllülük temelli bursların yaygınlaştırılmasının uygun olacağı düşünülmektedir.
Akademik enflasyonun yaşandığı günümüzde 25 yaşından sonra korunma kararı yüksek lisans veya doktora eğitimine devam etmek isteyen gençlere kapanmaktadır. Bu durum bu gençlerin akranlarıyla rekabet kapasitesini düşürmektedir. Alınan bir geribildirimde 24 yaşında yüksek lisansa devam etmek isteyen bir gence bunun mümkün olamayacağı ifade edilerek, kaydı silinmiştir. 25 yaş düzenlemesinin yüksek lisans için 27, doktora için 30 yaşa kaydırılmasının yerinde olacağı değerlendirilmektedir.

  1. Tematik Sorun Alanları ve Çözüm Önerileri
3.1. Etiketleme ve Sosyal Dışlama

Kurumlardaki çocuklar temelde maddi yoksun olmaktan öte sosyal yoksundur. Çocukların ve gençlerin yeterli sosyalleşme olanağı yoktur. Çocuk ve gençler ayrıca sokak çocukları veya taş atan çocuklar gibi kategorize edilmektedir. Medyada çocuklar tehlikeli gösterilmektedir. Batı toplumlarında Sindrella, Süperman, Süper Baba gibi hikaye ve filmlerle kolektif bilinçte çocuklara ilişkin iyi algılar oluşturulmakta iken, ülkemizde ise çocuklar Maskeli Beşler filminde hırsızlık çetesi kurmakta, Kabadayı filminde yuvada yaşadığı tacizden dolayı toplumdan öcünü almaktadır. Gazetelerde de bu duruma sıkça rastlanmaktadır. Örneğin Erman Toroğlu bir yazısında kötü giden milli takım için, “Burası Yetiştirme Yurdu değil, çocuk yuvası hiç değil.” demektir.
Tüm bu örnekler göstermektedir ki, ülkemizde devlet korumasındaki çocuklar kapsamlı bir etiketlemeden muzdariptir. Kimisi bilerek kimisi de bilmeyerek bu çocukları etiketlemektedir. Halbuki, yapılan yaygın etiketleme bu çocuk ve gençlerin özgüvenlerini kırmakta, çocukların kendilerini toplumsal hiyerarşinin en altına koymalarına neden olmaktadır. Etiketleme yuvada kalan çocukların bilinçlerinin önemli ölçüde yaralanmasıyla sonuçlanmaktadır. Etiketlemeyle kapsamlı bir şekilde mücadele edilmesi gerekmektedir. Demir parmaklıklar ardında bu çocukların oynayacağı parklar yerine, bu çocukları diğer çocukların oynadığı parklara taşımak, bu çocukların korolarını şehir tiyatrosu gibi sağda solda dolandırmak yerine bu çocukları şehrin diğer çocuklarının bulunduğu korolara vermek gibi uygulamalarla etiketlemelerin önüne geçilebilir. Tüm bunlar yüzünden çocuk toplumda dışlanmakta ve toplumla arasında bir sosyal duvar oluşmaktadır. Bu sosyal duvarın yok edilmesi, sosyal duvarın yükselttiği olumsuz yuva ve yurt kelimelerinin içini boşaltılması ve olumlu anlamlarla yeniden doldurulması gerekmektedir. Kısacası, yuva ve yurda ilişkin kolektif bilinci dönüştürmek gerekmektedir. Bunun da yolunun kurumların adını değiştirerek olmayacağı, olumlu örneklerin daha fazla önplana çıkarılarak olacağı muhakkaktır.

3.2. Kurum Bakımından Topluma Geçişte Çocuklar

Kurum bünyesinde kalan çocuklara yönelik çalışmalar çok kapsamlı olmasına rağmen yurttan ayrılan gençler ihmal edilmektedir. Bu çocuklar hâlihazır düzenlemelerle hiçbir dayanakları olmadan yurttan çıkmaktadır.  Doğu Avrupa’daki istatistiklere göre yurttan ayrıldıktan sonra bu kızların yüzde 14’i fuhuşa sürüklenmekte, yüzde 20’si suça sürüklenmekte, yüzde 10’u canına kıymaktadır. Moldova’da ise, kurumlardan ayrılan gençler insan kaçakçılığına akranlarından 10 kat daha fazla maruz kalmaktadır. (Georgette Mulheir, Tragedy of Orphanages - Ted Talks) Ülkemizde ise bu konuya ilişkin kaliteli veri bulunmamaktadır.
Bakanlık iş tanımında açıkça belirtilmesine rağmen çocuklar izlenmemektedir. Halbuki işten atılmalar çok yaygın bir şekilde gözlenmektedir.  Kurumda her sorunun cevabı İşe Yerleştirme Yasası ile verilmektedir. Bu cevap ise yetersizdir. Çalışmalarımızda sıkça rastladığımız üzere, kurumdan ayrıldıktan sonra psikolojik baskılar, cinsel taciz haberleri bulunmaktadır. Dahası, bunları gündeme getirmeye kalktığımızda hem bakanlıkta hem de vatandaşta işe yerleştirme yasası bu çocuklara verilmiş ve abartılı bir imtiyaz olarak görülmektedir. Halbuki bu yasaya, burada kalan çocukların potansiyellerini gerçekleştirmelerinin önünde bir engel olarak bakılması gerekmektedir. Bunun da en önemli nedeni, kurumların çocukları hep alt pozisyonlarda istihdam etmek istemeleridir. Burada mutlaka bir farklılaştırma yapılmasına ihtiyaç vardır. Çocukların eğitim burslarıyla çok dilli / çok kültürlü ülkelere gitmesin teşvik edilmesi gibi uygulamaların yaygınlaştırılmasının çocuklara önemli bir vizyon sağlayacağına inanılmaktadır. Özel üniversitelerde bu çocuklara kontenjanlar açılabilir. Bu noktada motivasyonel unsurların çok iyi kurulmasına ihtiyaç vardır. Bu gençlere girişimcilik hibeleri gibi hibeler verilip, KOSGEB kredilerinden daha düşük faizle yararlandırılmalarının sağlanmasının uygun olacağı düşünülmektedir. 
Son dönemde Bakanlık tarafından Bakım Sonrası Hizmetler Dairesi kurulacağı ifade edilmektedir. Ayrıca, yurttan ayrıldıktan sonra SGK primlerinin özel sektörde istihdam edilmesi durumunda 3 yıl devlet tarafından üstlenileceği ifade edilmiştir. Bunlar önemli gelişmeler olmakla birlikte yetersizdir. Özellikle yurttan ayrılan gençlerin hayata adaptasyonunda arayüzlere ihtiyaç bulunmaktadır. Daha önce devlet eliyle denenen Gençlik Evleri gibi modeller başarısız olmuştur. Bu noktada, kar amacı güden sosyal girişimlere ihtiyaç bulunmaktadır. Örneğin illerde Yurt Cafe, Yurt Pastanesi gibi mekanlar açılıp, burada yurttan ayrılan gençler sosyal ve mali hakları sağlanarak çalışabilir. Ayrıca, buralarda pastacılık gibi profesyonel aşçılar nezaretinde kurumda kalan çocuk ve gençlere yönelik hobi kursları düzenlenebilir. Ayrıca, Nar Taneleri Projesindeki gibi, yurttan ayrılan gençlere mentörlük desteği verecek başarılı insanlara ve projelere ihtiyaç bulunmaktadır.
Kurumdan ayrılan gençlerin evlenme gibi durumlarda da sorunlar yaşadığı, ailelerin yurtta yetişen gençleri kendi çocuklarına eş istemedikleri yaygın alınan geribildirimlerdir. Ayrıca, düğünlerde ve özel günlerde gençler çok yalnız kalmaktadır. Katılım sağlanan bir düğün organizasyonun yurttan olan gencin sadece dört yakınının bulunması, diğer tarafın ise 150 yakınının olmasının evlilikten yıllar sonra bile konuşulduğu belirtilmiştir. Bu noktada, mülki amirlerin daha fazla devreye girmesi ve destek olmasının uygun olacağı değerlendirilmektedir. 

3.3. Kardeşlerden ve Ailelerden Keyfi Ayrılma

Kurumlarda kalan çocukların çok büyük bir kısmı yaygın bilinenin aksine kimsesiz değildir. Bazı çocuklar töreden kaçırılma,  ailelerin çalışmaya zorlayarak istismar etmesi gibi nedenlerle biyolojik aileleriyle görüştürülmemektedir.  Çocukların çoğunun ise aileleriyle görüştürülmelerinde sakınca bulunmamaktadır. Bununla birlikte, çocukların ailelerinin büyük çoğunlukla kapitalist dönüşüme uyum sağlayamamış, sosyal devletin gelişmediği alanlardan geldiği, bilet parasını alamayacak kadar yoksul olduğu gibi durumlar çocukların aileleriyle görüşmelerini engellemekte ve aile bağları zaman içinde kopmaktadır. Ayrıca, çocukların köy kültüründen kent kültürüne geçişi, zaman içinde aileye yabancılaşmayı da beraberinde getirmektedir. Ülkemizde her ne kadar aile yanında destek hizmetleri yaygın olsa da, bu alanda özellikle ailelerin ekonomik yönden güçlendirilerek çocuklarıyla irtibatlarının sağlanmasına ihtiyaç bulunmaktadır.
Kurumlarda kalan kardeşlerin de cinsiyete ve yaşa göre keyfi bir şekilde ayrılmasının engellenmesi gereklidir. Alınan bir geribildirimde bir kız ve bir erkek kardeşin 10 yıl görüşemediği belirtilmiştir. Bazı durumlarda kardeşler kurumda kaldıkları süre boyunca görüşememektedir. Evlat edinme veya koruyucu aileye giden kardeşler arasında da bağların isteyerek veya istemeyerek koparılması durumu da çok yaygındır.

3.4. Koruyucu Aile Hizmet Modeli

60 yıllık akademik çalışmalar kurum bakımının çocuk istismar ve ihmalinin tepe noktası olduğunu göstermektedir. Bu doğrultuda, uluslararası sözleşmelerde çocuk refahının aile yanında sağlanabileceği net bir şekilde kabul görmüştür. Taraf olduğumuz Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi de “Her Çocuğun Sevgi Dolu Bir Ailede Yaşaması” gerektiğini belirtmektedir. Bu anlaşma doğrultusunda, ülkemizde koruyucu aile modeli uzun yıllardır yaygınlaştırılmaya çalışılmaktadır. BU model son olarak 14 Aralık 2012 tarihinde Resmi Gazetede yayınlanan Koruyucu Aile Yönetmeliğiyle kapsamlı bir revizyona tabi tutulmuş ve birçok alanda yenilikleri ve çağı yakalayan bir mevzuat ortaya çıkarılmıştır.
Koruyucu aile modeli, aile yanında yetişemeyen çocuklar için dünya çapında yaygın bir şekilde kullanılmaktadır. Gelişmiş ülkelerde devlet korumasındaki çocukların yüzde 85’i koruyucu ailededir. Ülkemizde ise bu oran 2013 yılında yürütülen Gönül Elçileri projesine rağmen yalnızca yüzde 20’ler civarındadır. Hayat Sende olarak tam destek verdiğimiz koruyucu aile hizmet modeli tanıtılırken bazı hususların yeniden gözden geçirilmesinde yarar bulunduğu gözlenmiştir.
 Öncelikle koruyucu aile hizmet modelinden yararlanmak için giden çocuk “Bir melek geliyor.” edasıyla gönderilmektedir. Çocuğun geçmişi hakkında koruyucu aileye yeterince bilgi verilmemekte, hastalıkları ve sorunlarının üstü örtülmektedir. Bu durumda aileler de oldukça zorlanmakta ve yeterli destek alamamaktadır.
Koruyucu aileler arasındaki bilgi ve tecrübe aktarımına ilişkin mekanizmalar da yetersizdir. Bir geribildirimde koruyucu aile, yuvadan gelen çocuğu ilk gün yıkadığınızda çocuğa geçmişinin kirli olduğu hissini verdiğini, bunun için çocuğun ilk gün yıkanmaması gerektiğini, eşyalarını da atmamak gerektiğini belirtmiştir. Bu gibi küçük ayrıntıların diğer koruyucu ailelere aktarılması ve sorunların üstesinden gelebilmek için Koruyucu Aile Akademisi Vakfının, Öğretmen Akademisi Vakfı modelinde kurulmasının uygun olacağı değerlendirilmektedir.
Koruyucu aile ile evlat edinme hizmet modelinin farklı hizmet modelleri olduğu Bakanlıkça yeterince işlenmemekte, aksine birbirinin yerine ikame edilmeye çalışılmaktadır. Evlat edinmek isteyen ailelere verilen bir yemekte, Sayın Bakan Fatma ŞAHİN tarafından evlat edinme yerine koruyucu aile olunabileceği belirtilmiştir. Bu iki modelin çok ayrı modeller olduğu açıkça vurgulanmalıdır.
Koruyucu aileliğin tanıtılmasına ilişkin Hayat Sende olarak Bir Küçük, Bir Gülücük: Koruyucu Aile Tanıtım Elçileri projesi yazılmış ve ilk olarak Denizli Koruyucu Aile Derneği ve Pamukkale Üniversitesi işbirliğinde Denizli’de uygulanmıştır. Modelin diğer illerde de yaygınlaştırılmasının koruyucu aileliğe ilişkin farkındalık düzeyinin artırılmasına önemli ölçüde katkı sağlayacağı değerlendirilmektedir.
Öte yandan, koruyucu aile hizmet modeline ilişkin denetim kapasitesinin hızla artırılması, yerel yönetimlere koruyucu aile denetiminde daha fazla yetki verilmesi, modelin yerleşik olduğu ülkelere düzenli çalışma ziyaretleri yaparak kapasite geliştirmenin gerekli olduğu değerlendirilmektedir.

3.5. Temel Yaşam Becerilerinin Kazandırılamaması

Kurumlarda kalan çocukların önemli eksikliklerinden biri de temel yaşam becerilerinin kazandırılmamış olmasıdır. Geribildirimlerde 18 yaşında kadar sinemaya ve markete gitmeden, hiç ekmek almadan, hiç yemek pişirmeden, hiç düğüne gitmeden, doğru dürüst hiç bütçe yapmadan yurttan ayrılındığı belirtilmekte ve yaşayarak öğrenme deneyiminin neredeyse hiç olmadığı ifade edilmektedir. 
Temel yaşam becerileri kazanılamadığında, çocuk kurumdan ayrıldığında ne bütçe yönetebilmekte ne de ev hayatına alışabilmektedir. Bu konuda son on yılda çocuk evi modeline geçişle birlikte önemli mesafeler alınmasına rağmen hala gidilmesi gereken epeyce bir yol olduğu görülmektedir.

3.6. Bağlanma Bozuklukları

Kurumlarda kalan çocukların birebir bakımverenle ilişki kuramaması, bakımverenlerin ve ziyaretçilerin sürekli değişmesi çocukların güvenli bağlanma ilişkileri geliştirmelerini engellemekte ve bağlanma bozuklukları ortaya çıkmaktadır. Özellikle bebeklik döneminde güvenli bağlanma ilişkileri geliştiremeyen bireylerin zaman içinde herkese çok çabuk bağlanma veya kimseye bağlanamama gibi sorunlara neden olduğu anlaşılmaktadır. Bu durumun evlenme gibi duygusal ilişkiler başta olmak üzere kişinin hayatının hemen her evresine etkide bulunduğu düşünülmektedir.

3.7. Personelin Hizmetiçi Eğitiminin Yetersizliği

Kurumdaki personelin idareci, uzman, öğretmen, psikolog, sosyolog, bakımveren dahil mesleki tükenmişlik duygularının çok yaygın olduğu, kimi personelin hemen hiç hizmet içi eğitim almadığı geribildirimleri bulunmaktadır. Bu durumun üstesinden gelebilmek için sivil toplum kuruluşu modelinde Öğretmen Akademisi Vakfı örnek alınarak Sosyal Hizmetler Akademisi Vakfı adında teşkilatlandırılmasının ve kurum personeline hayat boyu öğrenme çerçevesinde eğitimler verilmesinin, tecrübe aktarımının teşvik edilmesinin önemli olduğu değerlendirilmektedir.

  1. Sonuç
Ülkemizde korunma gereksinimi olan çocuk ve gençlerin refahında son yıllarda hızla artışlar olmakla beraber bazı sıkıntılar da süregelmektedir. Hayat Sende Gençlik Akademisi Derneği, devlet korumasında yetişen bir grup idealist genç tarafından kurularak, devlet korumasında kalan çocuk ve gençlerin yaşam kalitesini artırmak için çalışmalar yapmaktadır. Bu çalışma, Hayat Sende üyelerinin hem kendi tecrübeleri hem de yaptıkları saha ziyaretleri ve hedef kitleyle birlikte yapılan etkinlikler aracılığıyla edinmiş olduğu deneyimle, devlet korumasında kalan çocuk ve gençlerin sorunlarını ele almaktadır.
Çalışmada sorunlar ve çözüm önerileri iki temelde ele alınmıştır. İlk olarak, sorunlar yaş grubuna göre tasnif edilmiş; ikinci aşamada ise, tematik sorunlar ele alınmıştır. Sorunlar seçilirken en öncelikli olanlar belirlenmiş ve çözüm önerileriyle birlikte ele alınmıştır.
Tüm sorunların aslında, toplumun bu çocuklara acıma, korku ve merak karışımı bakış açısını değiştirmekle ve toplumla bu çocukların arasındaki sosyal duvarı yıkmakla aşılacağına olan inancımızla, çalışmamızın Türkiye’nin en büyük ailesine faydalar getirmesini diler, yüreği daha iyi bir toplum için atan herkese en derin saygılarımızı sunarız.